Ana Sayfa
Hayatı
Katıldıgı Savaslar
1. Dünya Savası
Kurtulus Savası

Özel Tarihler
19 Mayıs 1919
23 Nisan 1920
29 Ekim 1923
10 Kasım 1938

Özdeyisleri
Anıları

ilkeleri
Cumhuriyetcilik
Halkcılık
Milliyetcilik
Laiklik
Devletcilik
inkılapcılık

Genclige Hitabesi
istiklal Marsı
Resim Galeri
Video Galeri
Cumhuriyet Yılları
Milli mücadele Yılları




 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



 

 

 

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı. 1881 senesinde Selanik’te bugün müze haline getirilen evde dünyaya geldi.

Babası Ali Rıza Bey, annesi Zübeyde Hanımdır. İlköğrenimine Selanik’te Fatma Hanım Mahalle Mektebinde, sonra da 6 yaşında Şemsi Efendi İlkokulunda başladı. Babası Selanik’te Asakir-i Milliye Taburunda mülazım olarak (1876) çalışıp, bilahare Evkaf katipliğinde rüsumat memurluğu yaptı. Daha sonra bu vazifeden ayrılarak kereste ticareti ile uğraştı.

Mustafa Kemal, babasını çocuk yaşta kaybedince, annesi ve kızkardeşi ile birlikte bir ara çiftlikte kâhyalık yapan dayısının yanına gitti. Sonra annesi onu Selanik’te bulunan kızkardeşinin yanına göndererek Selanik Mülkiye İdadisine yazdırdı. Kısa bir müddet sonra, büyük annesi onu okuldan ayırdı. Ancak, gizlice Selanik Askeri Rüşdiye imtihanlarına girip kazanması ile askeri meslek hayatı başladı. Mustafa isimli matematik öğretmeni 1893’te başarısı sebebiyle; “Bundan sonra senin ismin Mustafa Kemal olsun” dedi. Bu isim kendisi, öğretmenleri ve öğrenciler tarafından benimsendi.

Selanik Askeri Rüşdiyesini bitiren Mustafa Kemal, daha sonra Manastır Askeri İdadisi'nden (Lisesi) mezun oldu. Bu arada tatillerde Frerler’de (Fransız okulu) Fransızca'sını ilerletti. 13 Mart 1899’da İstanbul Harp Okuluna girdi. Meslek dersleri yanında, lisan ve kültürünü geliştirmeye başladı. Geleceğe dönük hayalleri, yapmayı tasarladığı devrimlerin fikri temeli, daha Harbiye’deyken filizlendi.

1902’de Harbiye’den mezun olup, 1903’te üsteğmen olan Mustafa Kemal, Erkân-ı Harp (Kurmay) olmak üzere Harp Akademisi tahsiline başladı. 11 Ocak 1905'te Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisinden mezun olduktan sonra, Şam’a tayin edildi. Kurmay stajını da 5. Ordu emrinde yaptı. Harran’da Dürzilerle ata2çıkan bir ihtilafı halletti. 1906 Ekiminde Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni gizlice kurup kimsenin haberi olmadan Selanik’e giderek burada bir şubesini açtı ve Yafa’ya döndü.

20 Haziran 1907’de Önyüzbaşı (Kolağası) oldu. 13 Ekim 1907’de Makedonya’da 3. Ordu Karargahına tayin olundu. 22 Haziran 1908’de Garp Demiryolları (Selanik-Ürgüp) hattı müfettişliğine getirildi. 13 Ocak 1909’da 3. Ordu Selanik Redif Tümeni Kurmay Başkanlığına tayin edildi.

O tarihlerde Makedonya’da İttihat ve Terakki Cemiyeti çok faal çalışıyordu. Teşkilatın Eylül 1909’da toplanan ikinci kongresine Trablusgarb delegesi olarak katıldı. Fakat bunların çalışma tarzlarını ve düşüncelerini beğenmiyordu. Kongrede; “Asıl mesele, yıkılmak üzere bulunan imparatorluktan bir Türk Devleti çıkarmaktır.” diyerek, kendi görüşünü izah etti. Enver Paşa ile bütün kongrelerde çekişti. Mustafa Kemal’e göre; “İmparatorluğu yavaş yavaş tasfiye etmeliydi.” Mustafa Kemal, teşkilat içerisinde İsmet İnönü, Kazım Karabekir ve Fethi Okyar gibi kendisini destekleyen isimler buldu ise de görüş ayrılıkları yüzünden cemiyetten uzaklaştı.

31 Mart Vak’asında (31 Mart 1325-13 Nisan 1909) İstanbul’a gönderilen Hareket Ordusunun görevi sona erince, yeniden Selanik’e 3. Orduya Kurmaybaşkanı olarak tayin olundu. 1910 senesinde Arnavutluk harekatına katıldı. 13 Eylül 1911’de İstanbul’da Genel Kurmay Karargahında görevlendirildi. 27 Kasım 1911’de binbaşılığa yükseldi. 18 Aralık 1911’de Bingazi ve Derne Şark Gönüllüleri Komutanı oldu. 9 Ocak 1912 Dobruk taarruzunu idare etti. 11 Mart 1912’de Derne Komutanlığına getirildi.

24 Ekim 1912’de İstanbul’a döndü. Rahatsızlığı sebebiyle tedavi gördü. Bahr-i Sefid Mürettep Kuvvetleri Harekat Şube Müdürlüğüne, 24 Kasım 1912’de Bolayır Kolordu Kurmay Başkanlığına tayin edildi. 1 Mart 1914’te yarbay oldu. Bükreş ve Belgrad Ataşemiliterliklerinde bulundu. Oradan Çanakkale’de 19. Tümen Komutanlığına tayin olundu. 25 Şubat 1915’te Eceabat’ta göreve başladı. 25 Nisan 1915’te Karaçimen’de düşman taarruzunu durdurdu. 1 Haziran 1915’te Anafartalar Grup Komutanlığına tayin olundu. 10 Ağustos 1915’te Anafartalar’da düşmanı püskürttü. Bu sırada Enver Paşa ile arası açılarak görevinden istifa etti ve İstanbul’a geldi. Ocak 1916’da Edirne’de bulunan 16. Kolordu Komutanlığına tayin olundu. 27 Şubat 1916’da Generalliğe yükseltildi. 7 Ağustos 1916’da 2. Ordu Komutanlığına getirildi. 5 Eylül 1917’de 7. Ordu ile Suriye’ye gitti. 15 Aralık 1917’de Padişah Vahideddin ile Almanya’ya gitti. 5 Ocak 1918’de döndü. 7 Ağustos 1918’de Nablus’daki ordunun başına geçti. 26 Ekim 1918’de Haleb’in kuzeyindeki düşman taarruzunu durdurdu. 31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grup Komutanlığına tayin edildi. Birinci Dünya Harbi sonunda Mondros Mütarekesine göre Osmanlı Devleti batı ülkeleri arasında paylaşıldı. 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelen Mustafa Kemal, 16 Mayıs 1919’a kadar çalışmalarını burada sürdürdü. Şişli’de daha sonra müze haline getirilen eve yerleşerek sonraları milli mücadelenin çekirdek kadrosunu meydana getirecek arkadaşlarıyla (Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Fethi Okyar, Rauf Orbay) toplantılar yaptı. 30 Nisan 1919’da Karadeniz Bölgesindeki Rum eşkıyayı yola getirmeye ve 9. Ordu müfettişliğine tayin olundu. Bu görevin adı, 15 Haziran 1919’dan sonra 3. Ordu müfettişliği oldu. Ona bu vazifeyi veren Osmanlı Sultanı Vahideddin ile Yıldız Sarayındaki görüşmesini Falih Rıfkı Atay Çankaya isimli eserinde (s. 174-175) yine Mustafa Kemal’in ifadesiyle şu şekilde nakletmektedir:

“Yıldız Sarayının ufak salonunda Vahideddin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini dayamış olduğu masa üstünde bir kitap vardı.

Salonun Boğaziçine doğru açılmış penceresinden gördüğümüz manzara şu idi: Birbirine muvazi hatlar üzerinde düşman zırhlıları bordolarındaki toplar sanki Yıldız Sarayına doğrulmuş. Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kafi idi. Vahideddin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı: «Paşa, Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi bu kitaba girmiştir.» Elini demin bahsettiğim kitabın üzerine bastı ve ilave etti. «Tarihe geçmiştir.» O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım, dikkatle ve sükunetle dinliyordum. «Bunları unutun» dedi. «Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin!» Bu sözlerden hayrete düştüm...”

Mustafa Kemal, 16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan Samsun’a hareket etti. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. 28 Mayıs’ta Havza’ya geldi. Burada üst kademede bulunanlara ve bütün komutanlara gizli bir genelge yayınlayarak işgal karşısında Türk milletini bütünleşmeye çağırdı. Buradan Amasya’ya geçti. 21-22 Haziran gecesi Amasya Tamimi ile Türk milletini birlik ve bütünlüğe davet etti. Bu tamimler, İtilaf devletlerinin baskısıyla hükümetçe İstanbul’a çağırılmasına yol açtı. Bu olaylar üzerine Mustafa Kemal Paşa 7 Temmuzda görevinden ve askerlikten istifa ettiğini hükümete bildirdi. 23 Temmuz 1919’da açılan Erzurum Kongresine başkan seçildi. Bu kongrede dokuz kişilik bir Hey’et-i temsiliye seçildi ve başına Mustafa Kemal getirildi. 4-11 Eylül’de toplanan Sivas Kongesinde Heyet-i temsiliyeye bütün ülkeyi temsil etme yetkisi verildi. 7 Kasım 1919’da Erzurum milletvekili seçilen Mustafa Kemal 27 Aralık 1919'da Ankara’ya geldi. 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgalini yabancı parlamentolar nezdinde protesto etti.

19 Mart 1920’de Türk vatanseverlerini Ankara’ya çağırdı. Ankara’dan milletvekili seçildi. 23 Nisan 1920’de de Türkiye Büyük Millet meclisi, dinî bir http://www.ataturktoday.com/Resim/TBMM1920.jpgmerasimle açıldı. 24 Nisan 1920’de Meclis Başkanlığına seçildi. Türk İstiklal Savaşı fiilen başladı. Birinci ve İkinci İnönü Savaşları ile Türk Ordusu üstünlüğünü gösterdi. 5 Ağustos 1921’de Başkomutan oldu. 12 Ağustos 1921’de Polatlı’da Başkomutan sıfatıyla ordunun başına geçti. 13 Eylül 1921’de 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Savaşını kazandı. 19 Eylül 1921’de Gazi ve Mareşal unvanı verildi. 13 Ekim 1921’de Kars Antlaşmasını imzaladı. 20 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz için Akşehir’e gitti. 26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruzu idare etti. 30 Ağustos 1922’de; “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini verdi. 9 Eylül’de Türk Ordusu İzmir’e girdi. 11 Eylül’de Atatürk İzmir’e geldi. 14 Ocak 1923’te annesi Zübeyde Hanım öldü ve İzmir'e gömüldü. 29 Ocak 1923'te Latife Hanımla evlendi. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildi ve ilk Cumhurbaşkanı seçildi. 5 Ocak 1925’te Latife Hanımdan ayrıldı. 24 Ağustos 1925’te Karadeniz gezisinde ilk defa şapkayı giydi. 15 Haziran 1926'da İzmir suikastı ortaya çıkarıldı. 3 Ekim 1926’da ilk defa heykeli Sarayburnu’na dikildi. 1 Temmuz 1927’de askerlikten emekliye ayrıldı. 15-20 Ekim 1927'de “Büyük Nutuk'unu Türkiye Büyük Millet Meclisinde okudu. 1 Kasım 1927’de ikinci defa Cumhurbaşkanı seçildi. 4 Kasım 1927’de Etnografya Müzesi önüne heykeli dikildi.

9 Ağustos 1928’de Sarayburnu’nda Latin harflerinin kabulüyle ilgili nutkunu söyledi. 29 Ağustos 1928’de Dolmabahçe Sarayında Türk dili ve yeni harflerle ilgili kongreyi topladı. 3 Kasım 1928’de Harf Devrimini yaparak Latin harfleri kabul edildi. 15 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumunu kurdu. 4 Mayıs 1931’de üçüncü defa Cumhurbaşkanlığına seçildi. 1 Temmuz 1932'de Ankara'da Birinci Tarih Kongresini topladı. 22 Eylül 1932’te Dil Kurultayı Kongresine başkanlık yaptı. 29 Ekim 1933’te 10. Yıl Nutkunu söyledi. 24 Kasım 1934’te kendisine “ATATÜRK” soyadı verildi. 1 Mart 1935’te dördüncü defa Cumhurbaşkanlığına seçildi. 6 Ocak 1937’de Hatay ile ilgili olarak Konya’ya gitti. 16 Ağustos 1937’de Trakya manevralarına katıldı. 19 Mayıs 1938’de Güney Doğu illerine geziye çıktı. 14 Haziran 1938’de rahatsızlığı sebebiyle “Savarona Gemisi”nde istirahata çekildi. 25 Temmuzda Dolmabahçe Sarayına getirildi. 15 Eylül 1938’de vasiyetnamesini hazırladı. 29 Ekim 1938’de Cumhuriyetin 15. Kutlama törenlerine katılamadı. Mesajı okundu. 8 Kasım 1938’de hastalığı arttı. 10 Kasım 1938 sabahı saat 9’u 5 geçe Dolmabahçe Sarayının “Muayede Salonu”nun denize bakan dördüncü odasında öldü. 16 Kasım 1938’de katafalka konarak 500 bin kişi önünden geçip saygı duruşunda bulundu. Generaller nöbet tuttular. 19 Kasım 1938’de Zafer Zırhlısı ile Sarayburnu'ndan hareket edilerek 21 Kasım’da Ankara’ya ulaştı. Daha sonra Etnoğrafya Müzesine konuldu. 10 Kasım 1953'te 136 Harp Okulu öğrencisinin çektiği top arabasıyla kendisi için yaptırılan “Anıtkabir”e getirildi ve oraya defnedildi.

Atatürk’ün devrimci şahsiyeti: Zaman zaman bazı tarihçi veya yazarlar, Cumhuriyetten önceki Mustafa Kemal ile Cumhuriyetten sonraki Mustafa Kemal Atatürk arasında ayırım yapmışlar ve tarihi bir hataya düşmüşlerdir. Halbuki fikir yapısı ve idealleri bakımından fark yoktur. Fark sadece Cumhuriyetten önceki ideallerinin Cumhuriyet’ten sonra fiiliyata intikalidir. Nitekim Atatürk bu hususu Nutuk’ta şöyle ifade etmektedir: “Ben Milletin vicdanında ve istikbalinde ihtisas ettiğim büyük tekamül istidadını, milli bir sır gibi vicdanımda taşıyarak peyderpey bütün heyet-i içtimaiyemize tatbik ettirmek mecburiyetinde idim.”

Devrimler için zamanlama faktörünü çok iyi ayarlamış, ihtiyatlı ve acele etmeden attığı siyasi adımlarla hayatı boyunca idealleri olan düşüncelerini (devrimlerini) hedefine doğru şuurluca ve azimle yaklaştırmıştır. Tek kelime ile devrimler, Atatürk’ün şahsiyetinin ve hayatının her safhasının ayrılmaz unsurlarıdır. Nitekim Mazhar Müfit hatıratında şöyle yazmaktadır:

Erzurum’dayız.

“Mazhar not defterin yanında mı?”

“Hayır Paşam!”

“Zahmet olacak ama, bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.” dedi. Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını bir iki nefes çektikten sonra: “Ama bu defterin bu yaprağını hiç kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya (Özel Kalem Müdürü), bir de sen bileceksin. Şartım bu!” dedi.

Süreyya da, ben de:

“Bundan emin olabilirsin, Paşam!” dedik.

“Öyle ise tarih koy!” dedi. Koydum, 7-8 Temmuz 1919 sabaha karşı, “Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır. Bu bir. İki; Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır. Üç: Örtünmek kalkacaktır. Dört: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.” Seneler sonra Çankaya’da yemek esnasında birkaç defa:

“Bu Mazhar Müfit yok mu? Kendisine Erzurum’da örtünme kalkacak, şapka giyilecek, Latin harfleri kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman, defteri koltuğunun altına almış ve bana hayal peşinde koştuğumu söylemişti.” dedi.

Bir gün bana önemli bir ders verdi: Şapka devrimini açıklamış olarak Kastamonu’dan dönüyordu. Ankara’ya döndüğü anda, otomobille eski Meclis binası önünden geçiyor, ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım. Kendisinin yanında oturan Diyanet İşleri Başkanının başında bir şapka vardı. Kendisi ne ise ne? Fakat kendisini karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Başkanına da şapkayı giydirmişti. Ben hayretlerle bu manzarayı seyrederken, otomobili durdurdu. Beni yanına çağırdı ve “Azizim Mazhar Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?” dedi.

Atatürk ile devrimleri arasında çok sıkı bir bağ vardır. Gerçekleştirdiği devrimler, Harbiye talebesi Mustafa Kemal’den ölümüne kadar hayatının sebeb-i gayesi, ideali, hayalleri ve hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. İstiklal Harbi esnasında bazı arkadaşlarının vatanı kurtarmak yanında rejimle ilgili icraatların yapılmasını istemelerine karşı şöyle konuşmuştur:

“Galeyana lüzum yok arkadaşlar. Bir işi zamansız yapmak o işi akamete uğratmak olur. Fikirlerinize muhalif değilim. Sadece zamansız olduğu kanaatindeyim... Her şey zamanında ve sırasında yapılmalıdır...” derken muhaliflerine karşı da: “Biz memleketin kanunlarına, idare ve rejim sistemlerine müdahale niyeti güden bir teşekkül değiliz; gayemiz sadece vatan ve milleti kurtarmaktan ibarettir. Müstakil bir vatan istiyoruz. Kanunları değiştirmek gerekiyorsa memlekete yeni bir nizam verecek, hükümet şeklini değiştirecek olan müessese Milli Meclis olacaktır. Biz Meclis-i Mebusan değiliz.” diyerek ilerde gerçekleştireceği devrimlerin tehlikeye düşmesini önlemiştir.

Daha talebe olduğu yıllarda hep geleceğin hesabını yapardı. Saatlerce uyuyamazdı. “İstanbul Pangaltı’daki Harp Okulu yıllarında Mustafa Kemal’in geceleri karman-çormandı. Yatar ama uyuyamazdı. Sabaha karşı ancak dalardı ve sabahları kalk borusunu duymazdı. Bir gün arkadaşlarından birisi: “Sen kalk borusunda uyanamıyorsun. Nöbetçi subayı karyolanı sarsmadıkça kalkmıyorsun nen var senin?” diye sorduğunda şu cevabı almıştı: “Yatağa girdikten sonra uykuya dalamıyorum. Gözlerim sabahlara kadar açık. Tam uyuyacağım zaman da kalk borusu çalıyor...

1908 kış aylarında Selanik’te Beyaz Kule Birahanesi karşısındaki Askeri mahfelde Mustafa Kemal ve bazı arkadaşlarının giriştikleri, memleketle ilgili münazarada Mustafa Kemal’in söylediklerinin bir kaçı şöyledir: “İnkılabı ikmal etmek lazımdır. Ben bunu yapacağım. Bugünkü Osmanlı İmparatorluğunun yüksek sayılan kumandanları benim için yoktur. Ordu kumandan sicilleri için son limit olarak binbaşıyı kabul ediyorum. Geleceğin büyük kumandanları bunlar olmak gerekir. Sicil defterlerinin binbaşıya kadar olanlarını muhafaza edeceğim. Üst tarafını yaktıracağım. Bundan sonra ne olacağını yapacağımız inkılap gösterecektir. Evet inkılap (devrim) yapacağız. Bugüne kadar yapılan inkılap (devrim) sayılmaz. Memleketi binbir akılsızın eline bırakamam. Birçok adamların yerine birkaç kafa ile iktifa edebilirim. Mesela; Kazım Köprülü’yü (Özalp) harbiye nazırı yapacağım. Nuri’yi (Conker) kumandan ve idare şefi yapacağım. Fethi’yi (Okyar) yeni inkılapçı Türkiye’nin mümessili olarak Avrupa’ya göndereceğim.”

Nuri Conker’in gülmesine Mustafa Kemal; “Niçin gülüyorsun?” diye sorduğunda; “Seni düşünüyorum onun için, bütün işler içinde sen ne olacaksın?” Mustafa Kemal gülerek; “Ben mi? Ben de sizleri o makamlara getiren olacağım.” cevabını verdi. O kendi misyonunu daha o Selanik günlerinde başlatmıştı bile. 29 sene sonra 1937’de Çankaya’da bir yemekte aynı kişiler karşısında bu konuşmayı kendisi anlatmıştır.

Mustafa Kemal 1918 yılında tedavi maksadıyla gittiği Karlsbad’da hatıra defterine şöyle yazmıştır: “Bir gün bu milleti idare mevkiine gelirsem, carp (darbe) yapacağım. Ama bu darbe sonunda hiçbir zaman avamın derecesine inmeyeceğim. Avamı kendi seviyeme çıkaracağım.”

Mustafa Kemal henüz 26 yaşında ve kıdemli yüzbaşı rütbesindeyken 1907’de Bulgar Türkoloğu İvan Manolof’a: “Bir gün gelecek hayal zannettiğiniz bütün inkılapları başaracağım. Mensup olduğum millet bana inanacaktır.” dedi. Mustafa Kemal Atatürk yapacağı inkılapları 1923’ten önce tasarlamıştı. Ancak bütün bu hususları sağlam zaman ve zemin imkânlarıyla başarabilirdi. Beden ve ruh nasıl ki, canlı bir insanın birbirinden ayrılmaz parçaları ise, Atatürk’ün hayatı ve devrimleri onun şahsiyetinin ayrılmaz unsurlarıdır.

Atatürk devrimlerinin içinde en mühimi laiklik devrimidir. Hatta Atatürk ile ilgili birçok eserde laiklik, Atatürk devrimlerinin temeli olarak kabul edilmiştir. Atatürk’ün inandığı ve yapmak istediği laiklik, “Dünya işlerini din işlerinden ayırmak, yani dünya işlerinin dinin dışında ele alınması, dini emirlerden ayrı mütalaa edilmesidir.” Atatürk’e göre bir devletin laik olabilmesi için, hukuki bakımdan siyasi ve dini otoritenin birbirinden ayrılması ve devlet işleri ile din işlerinin ayrı olmaları gerekmektedir.

Atatürk, Türkiye’nin takip edeceği iktisadi sistemi ve diğer hususlardaki görüşlerini şu sözlerle belirtmektedir: “Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi 19. asırdan beri sosyalizm nazariyelerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir.” “İktisaden zayıf bir millet, fakr ü sefaletten kurtulamaz. Kuvvetli bir medeniyete, refah ve saadete kavuşamaz. İçtimai ve siyasi felaketlerden yakasını kurtaramaz.”

“Siyasi ve askeri muzafferiyetler, ekonomik tedbirler ile terviç edilemezlerse, kazanılan zaferler payidar olamaz. Az zamanda söner.”

“Tüccar, milletin emeğini ve istihsalini kıymetlendirmek için eline ve zekasına emniyet edilen ve emniyete liyakat gösterilmesi gereken adamdır."

“İstikbal göklerdedir... Türk çocuğu göklerdeki yerini en kısa zamanda almalıdır... Bu yarışa Türk milleti olarak vakit kaybetmeden katılmalıyız ve söz sahibi olmalıyız... Yurt içinde behemahal hava sanayii kurulmalıdır."

“Hükuüetin varlığının hikmeti, memleketin güvenlik ve asayişini, milletin huzur ve rahatını sağlamaktır.”

“ Millet, dil, kültür ve mefkure birliği ile birbirlerine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasi ve içtimai heyettir.”

“Bilelim ki, milli birliğini bilmeyen milletler, başka milletlerin şikarıdır.”

“Bir millet sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe, yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.”

“Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında milli birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur.”

“Hükümet millettir ve millet hükümettir.”

“Hükümetin iki hedefi vardır: Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmektir. Bu iki şeyi temin eden hükümet iyidir. Edemeyen fenadır.”

“Basın, bir milletin müşterek sesidir. Bir milleti aydınlatma ve irşatta bir millete muhtaç olduğu fikri gıdayı vermekte, hülasa bir milletin hedef-i saadet olan müşterek bir istikamette yürümesini teminde basın başlı başına bir kuvvet, bir mektep ve bir rehberdir."

"Felâket başa gelmeden evvel onu önleme çareleri ve müdafaası düşünülmek lazımdır. Geldikten sonra düşünmenin faydası yoktur."

"Türklerin vatan sevgisi ile dolu olan göğüsleri, mel’un ihtiraslara karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir.”

1 Mart 1922’de Meclisi açış nutkunda: “Buraya kadar sözünü ettiğimiz hususlar, milletin maddi güçlerini geliştiren ve yükselten tedbirlerdir. Halbuki insanlar yalnız maddi değil, aynı zamanda bu maddi gücün içinde yer alan manevi gücün de etkisi altında hareket ederler. Milletler de böyledir... Manevi güç ise, özellikle ilim ve inanç ile yüksek bir süratle gelişir.”

“Türkiye’nin öğretim ve eğitim siyasetini, her seviyede, tam bir aydınlık ve hiçbir şüpheye yer bırakmayan bir açıklıkla belirlemek ve uygulamak gerekir. Bu siyaset her anlamıyla milli bir özde düşünülebilir.”

“Milli terbiye esas alındıktan sonra onun dilini, usulünü, vasıtalarını da milli yapmak zarureti münakaşasız kabul edilecek bir kanundur.”

Atatürk 15 Temmuz 1921'de ilk Milli Eğitim Kongresinin açış konuşmasında: “Efendiler; yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri tahsilin sınırı ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklaline, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumunu öğretmelidir. Dünyadaki milletlerarası duruma göre böyle bir savaşın gerektirdiği terbiye unsurları ile donanmış olmayan fertler ve bu mahiyette fertlerden toplanmış cemiyetlere hayat ve istiklal yoktur. Silahla olduğu gibi dimağı ile de mücadele mecburiyetinde olan milletimizin birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur. Milletimizin saf karakteri kabiliyetle doludur. Ancak bu tabii kabiliyeti bilecek bilgilerle donanmış vatandaşlar lazımdır.”

Bu konuşma yapıldığı sırada ideolojik, kültür ve psikolojik savaş ve her türlü soğuk savaş usulleri bugünkü seviyede değildi. Atatürk bir yurt gezisinde arkadaşlarıyla sohbet ederken, subaylığının ilk senelerinde Alman filozofu Ludwig Büchlen’in eserlerini okuduğunu ve beğendiğini söylemiş ve Alman filozofunun görüşlerini etrafındakilere şöyle izah etmiştir:

“Tarihten, zaferden, büyük devlet adamlarından mahrum milletler, maddî imkânları ne kadar geniş olursa olsun ciddî ve güçlü bir sarsıntı karşısında dayanamayıp yıkılıp silinmişlerdir.”

Atatürk bir konuşmasında:

“ Bilirsiniz ki, milliyet nazariyesini, millet mefkuresini yıkmaya çalışan nazariyelerin dünya üzerinde tatbik kabiliyeti bulunmamıştır. Çünkü tarih, vukuat, hadisat ve müşahedat, insanlar ve milletler arasında hep milliyetin hakim olduğunu göstermiştir ve milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyastaki fiilî tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin ölmediği ve kuvvetle yaşadığı görülmektedir” der.

Batılılaşmak, Atatürk’ün ve onun kurduğu Cumhuriyetin ve devletin resmî hedefi olmuştur. Atatürk’e göre batılılaşmak, batının örf ve adetlerini almak ve onu kopya etmek değildir. Elbette her milletin kendisine mahsus özel hususiyetleri, örf ve adetleri, töreleri, milleti millet yapan millî ve manevî değerleri (kökleri) vardır. İçtimaî bünyeye ters düşen, yani milleti ile bütünleşmeyen bir devlet düşünülemez.

Atatürk ile ilgili olarak Türkiye’de ve dış ülkelerde yüzlerce eser yazılmıştır. Elbette Atatürk’ün yaptıklarını ve şahsiyetini mahdut olan sayfalar arasına sığdırmak mümkün değildir. Atatürk’ün siyasî, askerî, idarî görüş ve icraatları ile ilgili hususlar ciltler dolusu anlatılmıştır.

Gümrük memuru Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım'ın oğlu olan Mustafa Kemal, ilköğrenimine Selanik'te başlayıp, babasının ölümü (1893) üzerine annesi ve kızkardeşiyle bir süre dayısının kâhyalık yaptığı Çalı Çiftliği'nde (Langaza, Selanik yakını) yaşadı.

Öğrenimini sürdürebilmek için yeniden Selanik'e anneannesi ve teyzesinin yanına gönderilip, askeri rüştiyeyi (1895), Manastır Askeri İdadisi'ni (1898) bitirdi. İstanbul'a gelerek, Harbiye'ye girdi (1899). Bu arada Harbiye'den tanıdığı Ali Fuat Cebesoy ve iki subay arkadaşıyla birlikte Padişah'ı eleştirdikleri ve yasak kitapları okudukları gerekçesiyle tutuklanıp, Yıldız Sarayı'nda bir süre sorguya çekildiyse de, bağışlandı.

Harbiye'yi, kurmay yüzbaşı rütbesiyle bitirip (1905), Şam'daki 5. Ordu'ya atandı (1905 Şubatı). Şam'da tanıştığı Mustafa Cantekin ve Müfit Özdeş adlı arkadaşlarıyla birlikte, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurup (1906), Cemiyet'in Yafa, Kudüs ve Beyrut şubelerinin örgütlenmesinde rol oynadı. Cemiyetin şubesini kurmak için Selanik'e gidip, yeniden Şam'a dönerek, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin, İttihat ve Terakki ile birleşmesinin (1907) ardından, Manastır'daki 3. Ordu'ya atandı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de, Cemiyet'in kurucularıyla pek anlaşamadı. Bu arada İttihat ve Terakki, 1786 Anayasası'nın geri getirilmesini isteyen bir bildiri yayınladı ve İstanbul Hükümeti'nin Rumeli'ye yolladığı birliklerin İttihatçılarla birleşmesi üzerine, İkinci Meşrutiyet ilan edildi (1908).

Meşrutiyet'in ilanını, köklü reformların izlemesi ve ordunun siyaset dışı kalması gerektiğini öne sürdüğü için İttihat ve Terakki'yle arası açılan Mustafa Kemal, Rauf (Orbay), Kâzım Karabekir, Fethi (Okyar), İsmet (İnönü), Refet (Bele), Ali Fuat (Cebesoy) Beyler gibi subaylarla muhalif bir grup oluşturdu. Bu arada Bingazi ve Trablusgarp'ta patlak veren ayaklanmaları bastırmakla görevlendirilip, görevini kan dökmeden tamamlayarak, Selanik'e döndü.

31 Mart Olayı patlak verince İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'nun (bu adı kendisi vermiştir) Yeşilköy'e kadar kurmay başkanlığını yapıp, Selanik'e dönerek, İttihat ve Terakki Büyük Kongresi'ne, Trablus delegesi olarak katıldı (22 Eylül 1909).

1911'de İstanbul'da Erkânı Harbiye-i Umumiye Nezareti'nde görevlendirilip, aynı yıl başlayan Trablusgarp Savaşı'na gönüllü olarak katılarak, Tobruk ve Derne'de başarıyla savaştı; binbaşılığa yükseltilip, ertesi yıl (1912) Balkan Savaşı başlayınca, Bolayır'daki kolorduya atandı ve Edirne'nin geri alınması harekâtına katıldı. Sofya Askeri Ateşeliği'ne getirilip (1913), bir yıl sonra yarbaylığa yükseldi.

Birinci Dünya Savaşı başlayınca, İttihat ve Terakki Hükümeti'nin, yazılı uyarılarına karşın Almanya'nın yanında savaşa girmesinden sonra, Çanakkale Cephesi'nde görev verilerek, Tekirdağ'daki 19. Tümen Komutanlığı'na getirildi.

Gelibolu Yarımadası'na çıkmaya başlayan İtilâf Devletleri birliklerine karşı Anafartalar, Conkbayırı ve diğer cephelerde önemli savaşlar verdi. Hastalandığı için İstanbul'a dönüp, rütbesi albaylığa yükseltildi (1915).

1916'da Edirne'de 16. Kolordu Komutanlığı'na, hemen ardındanda livalığa yükseltilerek, Doğu'da bir başka kolorduya atandı; Diyarbakır'da Kâzım Karabekir Paşa'yla birlikte, yeni kurulmakta olan 2. Ordu'yla Muş ve Bitlis'i düşman işgalinden kurtarıp (6-7 Ağustos 1916), ertesi yıl 2. Ordu'nun komutanlığına getirildi (18 Mart 1917).

Falkenhayn komutasında kurulan Yıldırım Orduları grubu içindeki 7. Ordu Komutanlığı'na atandıysa da, askeri stratejiyle ilişkin görüş ayrılıkları nedeniyle istifa ederek İstanbul'a döndü (Ekim 1917) ve genel karargâh emrine alındı.

Alman İmparatoru'nun davet ettiği Veliaht Vahdettin'le birlikte Almanya'ya gidip, yolculuk boyunca Veliaht'a savaşın kaçınılmaz sonuçlarını anlattı. Vahdettin tahta çıkınca, 7. Ordu Komutanlığı'na ve Padişah'ın fahri yaverliğine getirilip (1918), cephenin İngiliz saldırısı karşısında çökmesi ve Almanya'nın ateşkes istemesi üstüne, Padişah'a bir telgraf çekerek, Talat Paşa Hükümeti'nin yerine kurulan yeni hükümetin, hemen Osmanlı Devleti'nin müttefiklerinden ayrı bir barış antlaşması imzalamasını, elde kalan kuvvetlerin Anadolu'ya çekilerek ulusal direnişe geçilmesini istedi.

Ahmet İzzet Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesi ve Rauf Bey ile Fethi Bey'in de görev aldığı yeni hükümetin Mondros Ateşkesi'ni imzalamasından (30 Ekim 1918) sonra, Liman Von Sanders'in ayrılmasıyla Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'na getirildi.
İngilizlerin müdahalesiyle Yıldırım Orduları Grubu dağıtılınca, İtilâf Devletleri birliklerinin İstanbul'u işgal ettikleri (13 Kasım 1918) günlerde İstanbul'a dönüp, Anadolu'ya geçme olanaklarını araştırmaya başladı.

İngilizlerin Samsun dolaylarındaki Rum çeteleri ile Türkler arasındaki çatışmaların önüne geçilmesini istemeleri üstüne, çok geniş yetkilerle 9. Ordu Müfettişliği'ne atanmasıyla beklediği fırsatı bulup (o sırada Yunanlılar İzmir'e asker çıkardılar), 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak bastı. İlk iş olarak askeri alanda, Anadolu ve Trakya'da ayakta kalmış birliklerle, siyasal alandaysa Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Gruplarıyla ilişki kurdu; İstanbul'un kendisine verdiği görev, bu grupları dağıtmak olduğu halde, aralarındaki bağları pekiştirmek ve Kuvay-i Milliye adı altında kurulmakta olan silahlı halk kuvvetleriyle ilişkiye geçmek için çaba gösterdi.

Havza'ya, ardından da Amasya'ya geçerek çalışmalarını sürdürdü. 3 Temmuz'da Vilayat-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuki Milliye Cemiyeti'nin kongresine katılmak için Erzurum'a gidip, İstanbul Hükümeti'nin durumdan kuşkulanarak geri dönmesini bir telgrafla bildirmesi (7 Temmuz 1919) üstüne, görevinden ve askerlikten istifa ettiğini bildirdi.

23 Temmuz-7 Ağustos arasındaki Erzurum Kongresi'nde seçilen temsilciler kurulunun başkanlığına getirildi ve alınan kararları bir bildiriyle açıkladı. Sivas Kongresi'nde (4 Eylül 1919), Erzurum Kongresi'nin kararlarının onaylanmasından sonra, istifa etmek zorunda kalan Damat Ferit Hükümeti'nin yerine kurulan Ali Rıza Paşa Hükümeti'nin temsilciler kuruluyla (Heyet-i Temsiliye) görüşmeler yapmak için gönderdiği Salih Paşa'yla Amasya'da görüşerek (20-22 Ekim 1919), Amasya Protokollerini imzaladı.

Erzurum Milletvekilliği'ne seçildiği (7 Kasım 1919) halde, 12 Ocak'ta İstanbul'da toplanan Mebusan Meclisi'ne katılmadı (Mustafa Kemal'in katılmadığı bu son Osmanlı Meclisi, Misak-ı Milli İlkeleri'ni kabul etti.17 Şubat 1920).

Bu arada Damat Ferit Paşa, yeniden sadrazamlığa getirilip, Anadolu'daki ulusal hareketi "isyan", bu hareketi yönetenleri de "eşkıya" diye niteleyerek, "hilafet ordusu" adı altında toplanan birlikleri, Mustafa Kemal Paşa'ya bağlı kuvvetlerle savaşmak için Anadolu'ya gönderdi. Bu durum karşısında Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920'de Ankara'da ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni toplayıp, Meclis'in seçtiği 11 kişilik icra vekilleri heyetinin başkanlığına getirildi (24 Nisan 1920).

Birinci Büyük Millet Meclisi döneminde, Mustafa Kemal en çok, savaşın yönetimine ilişkin sorunlarla ilgilendi. Bir yandan düşmana karşı çarpışılırken, öte yandan Çerkes Ethem gibi çetecilerin disiplin dışı davranışlarıyla uğraşmak zorunda kaldı. Doğu Cephesi'ndeki savaşlar, Kâzım Karabekir Paşa tarafından yürütülürken, Batı Anadolu'da verilen savaşların yönetimini Mustafa Kemal Paşa üzerine aldı.

Bir yıldır İzmir ve çevresini ellerinde bulunduran Yunanlılar, 22 Haziran 1920'de, Osmanlı Hükümeti'ne, Müttefikler tarafından önerilen barış antlaşmasını kabul ettirmek amacıyla ileri harekâta geçmeleri üzerine, bu ilerleyişten ürken İstanbul Hükümeti, 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nı imzaladı.

Ankara Hükümeti'nin bu antlaşmayı tanımadığını açıklamasının ardından, Garp Cephesi Komutanlığı'na getirilen Albay İsmet (İnönü) Bey, Birinci İnönü Savaşı'nda (10 Ocak 1921), Yunanlıları geri çekilmek zorunda bıraktı. Savaş yeniden başladıysa da, İkinci İnönü Savaşı (1 Nisan 1921) da Yunanlıların yenilgisiyle sonuçlandı.

10 Temmuz'da Yunanlılar bir genel saldırıya geçince, Garp Cephesi Karargâhı'na giderek, İsmet Paşa'ya, orduyu Sakarya'nın doğusuna geçirme emrini verdi ve komutayı üstüne aldı. Ardından, olağanüstü yetkilerle, Büyük Millet Meclisi Orduları Başkomutanlığı'na getirildi.

Yunan Ordusu'nun 23 Ağustos'ta yeniden başlattığı genel saldırıya karşı, aralıksız 22 gün 22 gece süren çetin savaşta (Sakarya Meydan Savaşı), cepheyi bizzat yönetip, Sakarya'nın doğusundaki bütün Yunan Birliklerinin yokedilmesini sağladı. 19 Eylül'de, Büyük Millet Meclisi tarafından mareşalliğe yükseltildi ve "gazi" unvanı verildi.

Sakarya Meydan Savaşı'ndan sonra Eskişehir-Kütahya-Afyon'un doğusundan geçen bir hatta güçlü biçimde mevzilenen Yunan Ordusu'nu kesin yenilgiye uğratmayı tasarlayan Mustafa Kemal, 26 Ağustos 1922 sabahı "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri!" komutuyla Büyük Taarruz'u başlattı ve ilk Türk Birliklerinin 9 Eylül'de İzmir'e girmeleriyle, üç buçuk yıldır işgal altındaki Anadolu Toprağı0 düşmandan kurtulmuş oldu.

Bu arada Uşakizade Latife Hanım'la tanışarak evlenen (29 Ocak 1923; bu evlilik 6 Ağustos 1925'te anlaşmazlık nedeniyle boşanmayla sonuçlandı) Mustafa Kemal, Mudanya Mütarekesi'nin (11 Ekim 1922) imzalanması, Vahdettin'in Türkiye'den kaçması (17 Kasım 1922), Lozan Antlaşması'nın (24 Temmuz 1923) imzalanması, İtilâf Devletleri'nin İstanbul'u boşaltmaları (2 Ekim 1923), Ankara'nın başkent olması ve Halk Fırkası'nın kurulmasının ardından, 29 Ekim 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, cumhuriyeti ilan etmesiyle, cumhurbaşkanı seçildi.

Sonra toplumsal devrimlere girişip, ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine yaklaştırdı. 26 Kasım 1934'te TBMM, çıkardığı özel bir yasayla, Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadını verdi.

Dış siyasette "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesini benimseyen Atatürk, Türkiye'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü, dostluk antlaşmaları, bölgesel paktlarla güvence altına aldı (Balkan Paktı, 1934; Sadabat Paktı, 1937).

Montreux Antlaşması'yla (20 Temmuz 1936), Boğazların yeniden Türk savunma sistemi içine alınmasını, Fransızlara bırakılan Hatay'ın, Ankara Antlaşması'yla anavatana katılmasını (7 Temmuz 1939) sağlayıp, yakalandığı siroz hastalığının hızla ilerlemesiyle 10 Kasım 1938'de İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda öldü.

Naaşı, İstanbul'dan Ankara'ya taşınarak önce Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine konuldu (21 Kasım 1938); ölümünün 15. yılında da, büyük bir törenle Anıtkabir'e aktarıldı (10 Kasım 1953).

http://www.vedatsencan.com/ata/anitkabir3.jpg

Copyright by Şeyma Türk ©